ÜYE GİRİŞİ ÜYE OLMAK İÇİN ALTTAKİ LİNK İ TIKLA

DÜZCE TARİH

1097’de başlayan, belirli aralıklarla devam eden Haçlı saldırıları, istilâları, Anadolu’ya büyük zararlar vermişse de, Selçuklu Türklerinin bu ülkede tutunmalarını önleyememiştir. Anadolu’nun yeni ve ebedî varisi olan Türkler, bu ülkeyi öyle benimsemişlerdir ki 12. yüzyılda Anadolu’ya “Türkiye” veya “Türkmenya” denilmeye başlanmıştır. Denizli-Afyon hattında, Karamık Beli denilen yerde, çağdaş Bizans kaynaklarının Miryakefolon adını verdikleri vadide, Malazgirt’ten 105 yıl sonra, 1176’da Doğu Roma İmparatorluğu’nun beli kırılmış, Anadolu üzerinde yeniden hâkim olma ümitleri söndürülmüştür. Oğuzların-Türkmenlerin Batı Karadeniz ile Marmara’nın doğusuna girişleri ve iskân edilişleri bu tarihten sonradır. Adı geçen bölge Türkiye Selçuklu Devleti’nin uc bölgesiydi. Uc bölgesinin özelliği de, kimseye ait bulunmaması, oraya girenlerin elinde kalan toprak parçası olmasıdır. Bölgenin tabiatı icabı burada birlikte yaşama sanatının bütün özellikleri sergilenmektedir.
Moğol işgal ve istilâsı, sonuçları bakımından farklı iki önemli gelişmeye sebep olmuştur. Türkiye Selçuklu Devleti bağımlı kılınmakla kalmamış, Anadolu, başkent Konya da dahil olmak üzere bütünüyle tahrip edilmiş, yağmalanmış, korku ve dehşet ülkeyi kuşatmıştır. Diğer taraftan bu istilânın önünden, yerleşik hayata mensup yüz binlerce Türk bütün mevcudatıyla Anadolu’ya sığınmış, bunlar Türkiye Selçuklu Devleti tarafından mevcut şehirlere ve uc bölgesinde iskân edilmişlerdir. O tarihlerde “Bitinya” olarak bilinen ve Düzce’nin de içinde bulunduğu bölge bu iskân ve muhaceretten nasibini almıştır. 13. yüzyıl Anadolu’su, denilebilir ki Moğolların yıktığı, İlhanlıların yeniden inşa ettiği bir ülke olmuştur. İlhanlılar Anadolu’daki parlak ve hâkim Selçuklu medeniyetinin potasında Müslümanlaşarak Türk kimliğine dâhil olmuşlardır.
13. yüzyılın son çeyreğinde Anadolu’da ve çoğunlukla uc bölgelerinde kurulan beylikler arasında ikisi vardır ki, Düzce’nin orta zamanlar tarihine ait hatıraları bu iki beyliğin tarihi içerisinde aranmalıdır. Bunlar merkezi Kastamonu olan Candaroğulları, Osmanlıların isimlendirmesiyle İsfendiyaroğulları Beyliği ile merkezi Bursa olan Osmanlı Beyliği idi. Bolu, Mudurnu, Üskübü, Göynük, Akçakoca, Karasu, Hendek, Akyazı, Adapazarı gibi yerleşim yerlerinin fatihleri olan Akçakoca Gazi, Abdurrahman Gazi, Kara Mürsel, Samsa Çavuş ve Konur Alp Gazi gibi komutanlar, Gazi Ertuğrul Beyin arkadaşları ve Gazi Osman Beyin yoldaşlarıydılar. Adı geçenlerden Samsa Çavuş’un kabri Mudurnu’da, Konur Alp Gazi’nin kabri Üskübü’de, Akçakoca Gazi’ninki de Kandıra’ya bağlı, Karadeniz’e nâzır Babadağı’nda bulunmaktadır.



Meşhur Makedonyalı İskender, İran’ı, Mısır ile Hindistan ve Türkistan’ı egemenliği altına aldığı sırada bu kıtanın bazı taraflarını da yönetimi altına geçirmişse de, tamamını zapt ettiği memleketler sayısına katamamıştır. Dünyayı ele geçirme azmini fiiliyata geçirmek için ömrü yetmeyen İskender’in Milattan 323 sene önce -33 yaşında olduğu halde- vefat etmesi üzerine ülkeleri bir takım prenslikler elinde kaldığı sırada “Paflogonya” da bütünüyle tam bir bağımsız hükümet şeklini kazanmıştı. Paflogonya’nın en tanınmış hükümdarlarından olup, M.Ö. 121 tarihinde ölen 2. “Pilman”, mülkünü Pont yahut “Pontus” kıtası Lazistan ve Trabzon sancaklarından ibaret idi. Hükümdarı 7. Mihrdat’a terk etmişse de, o zaman Bursa, Ertuğrul (Bilecik), İzmit sancaklarıyla Bolu’nun batısının yarısında hükümet eden “Bitinya” hükümdarlarından “Nikomid” in oğlu “Filmon”, Romalıların yardımıyla bu toprağın büyük kısmını ele geçirmiş ve M.Ö. 63 tarihinde öldüğünden Romalıların idaresi altına girmiştir.
1899 tarihli Kastamonu vilâyet sâlnâmesinde, Düzce’nin bağlı olduğu Bolu sancağı hakkında da özet bilgiler bulunmaktadır. Adı geçen sâlnâmeden öğrendiğimize göre Bolu sancağı, doğudan Kastamonu ve Çankırı sancaklarıyla, güneyden Ankara vilâyeti, batıdan İzmit sancağıyla, kuzeyden Karadeniz ile çevrili ve sınırlıdır. Yalnız güneybatı köşesinden ibaret olan Mudurnu kazası Sakarya ırmağı havzasından olup, diğer tarafları Filyos nehri havzasının batı kısmını teşkil eder. Sahillere yakın olan yerlerinde dahi diğer bir takım çaylar doğrudan doğruya Karadeniz’e dökülürler. Bunların en büyüğü Bartın çayıdır. Sancağın büyük bölümü dağlık olmakla beraber nehirlerin vadilerinde güzel ovalar ve münbit bayırları dahi vardır. Aladağ, güney yönünde Ankara vilâyetinin sınırını teşkil ederek, Bolu ovasına kadar eteklerini uzattığı gibi, Abas dağı dahi sancağı batı sınırından başlayarak Bolu çayının vadisi boyunca deniz kenarına kadar uzanmaktadır. Doğu tarafında Sürgün dağı dahi Bolu şehri vadisine kadar uzanarak, mezkur dağlar bir sac ayağı teşkil eder.
Bolu kasabası geçmiş yüzyıllarda fevkalâde önemi, Küçük Asya (Anadolu) nın en önemli bir toprağının merkezi olma şerefini taşıyan Bitium ve daha sonra Kılodyopolis diye adlandırılmış mühim bir kasabadır ki, Osmanlı topraklarına katıldıktan sonra da Dersaadet (İstanbul)le Anadolu ve Irak kervan yolunun üzerinde bulunmak hasebiyle geçmişteki önemini kaybetmeyip, bir kat daha artırmış ve defalarca eyalet ve vilâyet merkezi olmuştur. Kasabanın içinde ve dışında birçok muazzez zatın özel kabirleri ve ziyaretgâhları olup, bu cümleden olmak üzere Bolu’ya bir buçuk saat mesafede, Abant sapağına yakın bir yerde, Halvetî tarikatının pîri Şaban Velî Hazretlerinin şeyhi Tokatlı Hayrettin Hazretleriyle civarında büyük yazarlardan İmam Kurtubî Hazretleri gömülü olup, Nakşîbendiye tarikatının önde gelenlerinden Bedreddin ve Aslahaddin ve Uğurlu nâib ve keza Nakşîbendiye tarikatının başta gelenlerinden olup, Diyarbakırlı demekle bilinen Şeyh Hacı Mustafa Safî Efendi ve Şeyh Mehmed Efendi, Şeyh Nasrullah Efendi kasaba içinde defnedilmişlerdir.
19. yüzyılın son on yılında Bolu’da 4 cins buğday, arpa, karıklı ve kablıca adı verilen ince taneli sert buğday, mısır, çavdar, fi, purçak, yulaf, darı, mercimek, nohut, merdek ?, tütün, haşhaş, keten, kendir, ceviz, kiraz, dağ çileği, ahu dudu, elma, armut, erik ve her türlü sebze ve meyveden ibaret olup özellikle diğer yerlerdeki fındıktan farklı olarak bir nevi güzel fındık çıkar. Aynı tarihlerdeki sanayi ürünlerine gelince; yerli kırbası ve içeride sarf olunan aba, çorap gibi şeyler olup, her nevi kereste ve bakırdan karlık, çay ibriği ve sair ibrikler dahi imal olunur. Ticaretine gelince; Bolu’nun ticarî işlemleri daha önce zikredilen kereste üretimi ve nakliyatıyla tiftik, bazen afyon ihracatından, diğer işlemleri de iç pazarlarda alınıp verilen sıradan mallardan ibarettir. Bundan başka Osmanlı ülkesinin birçok yerlerinde yayılmış ve ülke ekonomisine büyük katkıları olmuş olan ipek kozalarından burada dahi tarımla uğraşanlar ve diğer toprak sahiplerinin yararlanmalarını sağlamak için hükümetçe teşviklerde bulunulması üzerine; Geyve ve Adapazarı taraflarından getirtilip, tahminen 40 dönüm (40.000 metre kare) arazi üzerine geçen yıl ve bu yıl 30.000 kadar tut fidanı dikilmekle, sahipleri tarafından böcek tohumu uyandırılarak gayret ve çabalarının ilk ürünü olmak üzere çokça koza üremeye başlamış ve bundan dolayı diğer arazi sahiplerinin de şevk ve istekleri uyanarak, Allah’ın yardımıyla, gelecek yıl birçok fidan daha dikileceği kuvvetle muhtemeldir. Ülkenin kalkınmasında başlıca servet kaynağı sayılan ipekçilik sanatından dahi ileride ülke ticaretinin genişleyeceği ümidi herkesçe şükran vesilesi olmaktadır[5].
Düzce, çevresi dağ ve tepelerle kuşatılmış bir ovanın ortasında olup, kuruluşundan itibaren bir hayli mesken, dükkân ve diğer binalar inşa edilerek bir kasaba hüviyetine bürünmüş ve zaman geçtikçe büyümüştür. Düzce’nin kuzeyinde ve Melen nehrinin orta tarafında, bir saat mesafede yerleşik Üskübü kasabası bulunmakta, yeri itibariyle yüksek, havası pek güzel ve suları dahi lezzetli ve pek iyidir. Adı geçen Üskübü (Konuralp), bu tarihlerde 180 hane, aynı sayıda mağaza, dükkân ve kahvehaneden ibaret idi. Bolu-Düzce yolunun Akça Şehir (Akçakoca)’e kadar uzatılması kararlaştırıldıktan sonra Üskübü’nün her bakımdan bayındırlık kazanacağı muhakkaktır. Üskübü’yü Düzce’den ayıran Melen suyunun kuzey tarafında ve Düzce’ye doğru uzanan ovadaki tarlalar nadas edilirken, zaman zaman dörtgen ve sütun şeklinde resimli taşlar çıkması, adı geçen ovada eski bir şehrin, bir medeniyet merkezinin varlığı hakkındaki tarihî rivayeti doğrulamaktadır.
Düzce kazasından geçen akarsulardan büyük bentler vasıtasıyla tarlalar sulandığı ve su hızarları işlediği gibi, Asâr isimli akarsudan dahi bir bent ile kasaba içerisine su akıtılmaktadır. Melen diye bilinen akarsu Düzce’nin kuzeyinden batıya doğru akmakta, taştığında etrafında bulunan araziyi istilâ etmektedir. Düzce kazası dâhilinde Aksu, Uğur Suyu adlarıyla iki ufak nehir akmakta olup her ikisi de Efteni Gölü’ne munsab olarak bu gölden de Büyük Melen namıyla doğan ve Kandıra ve Düzce hududunu ayıran Melen ağzı mevkiinde Karadeniz’e karışır, ilk baharda adı geçen nehir vasıtasıyla kereste salları nakledilir. O tarihlerde Düzce’de buğday, arpa, mısır, pirinç, darı, çavdar, purçak, yulaf, ince taneli buğday, ceviz, meyveler ve her türlü tahıl ve çok miktarda tütün yetiştirilmekteydi. Ticarî hayata gelince, her yıl tahminen 200.000 kıyye tütün (1 kıyye= 1 okka = 1.283 kg hesabıyla 1283x200.000= 256.6 ton) ile 150.000 kile (1 kile = 2 büyük teneke, dolayısıyla ortalama 35 ila 40 kilogram hesabıyla 5 ila 6.000 ton) zahire yani tahıl ihraç ediliyordu[6].
1893 tarihli sâlnâmeden öğrendiğimize göre Düzce’de Efton Dere, Efton Ağzı, Akkaya, Beyviran, Kara, Kızılca kilise, Tahirli, Bakraz, Gümüşâbat, Melen Deresi, Darı Yeri ve Efton adlarında 13 parça orman olup; ağaçları kestane, meşe, gürgen, ıhlamur, kara ve sarı çam ağaçlarından ibarettir. Bu ormanların bazısından kereste kesilmekte ve imal edilip Akça Şehir ve Melen Ağzı iskelelerine nakledilirdi[7]. 1899 tarihli Kastamonu vilâyet sâlnâmesinde Düzce’deki ormanlar ve bunlarla ilgili kısa bilgiler bulunmaktadır. Başlıca ormanlar Efteni, Develi, Derdin, Darı Yeri, Melen dere, Çilimli, Gümüşâbât (Gümüşova), Dokuz Doruk dağı, Karak, Tahirli, Efton ve Akkaya adlarını taşımaktadır. Düzce kazasının hemen her tarafını orman kaplamıştır. Kıyılara yakın olan kısımları çokça yıkıma uğramıştır. Bu ormanları teşkil eden ağaç cinslerinin % 45’i kayın, % 20’si gürgen (istiriç), % 12’si meşe, % 3’ü çam ve köknar, % 7’si kestane ve kalan % 8’i ıhlamur, çimşir, karaağaç, kayacık, dışbudak, porsuk, defne, kızılağaç, filarya, muşmula (töngel), fındık, çınar, kocayemiş ve % 5’i de sair ağaçlardan ibarettir. Her sene beş altı bin metre küp kereste ve İstanbul için 130.000 çeki odun sevk olunur. Bunların yıllık geliri 3.000 liradan fazladır[8].
























































Kalenin sağı ve solunda iki küçük koy ve kumsallı plajlar yer alıyor. “Yalıyarlar” olarak isimlendirilen plaj, baklava misali kat kat dizilmiş kaya oluşumu ile dikkat çekiyor. Diğer plaj ise daha uzun kumsalı, sahile gelenlerin ihtiyaçlarını karşılayacak üniteleri ile rağbet görüyor. 30 km.’lik kıyı bandına sahip Akçakoca da Martı, Tersane, Bulaklı, Köy Hizmetleri, Değirmenağzı, Çınaraltı ve Çuhalı plajları ilçe merkezi içinde oluşları nedeniyle daha fazla konuk ağırlarken, sakin yer arayanların tercihi ise Çayağzı, Kumpınar, Akkaya Köyü, Edilli Ağzı Plajı, Melenağzı Köyü Plajı, Karaburun Köyü ve Plajları oluyor. Melen çayının denize döküldüğü yere ismini veren Melenağzı’nda, su çok sığ. Özellikle çocuklarıyla tatil yapanlar



















Düzce’den çıkıp Akçakoca yönüne devam ederken sağ tarafta ayrılan yol, bizi Düzce’nin bir başka ilçesi Yığılca’ya götürüyor. Fakat ilçe merkezinden önce, bizi şaşırtıcı olduğu kadar hayranlık uyandıran, gözümüzü, gönlümüzü açan güzellikte bir doğa harikası Hasanlar Barajı su toplama havzası karşılıyor. Göze sığmayan büyüklükte ve güzellikte ki göl, her kıvrımından, her yüksekliğinden değişik manzaralar, pastoral lezzetler sergiliyor. Göle paralel devam eden kaliteli yol, ara sıra göl kıyısına dek iniş müsaadesi verirken bazı ailelerin bu imkânı değerlendirerek kıyıda piknik yaptıkları görülüyor. Her yıl düzenlenen yelken yarışları bir yana, Hasanlar baraj gölü zengin balık kaynakları ile amatör olta balıkçılığı için uygun sahilleri ile de dikkat çekiyor. Barajın bitimine doğru en uzak köşesinde yemyeşil tepelerden yürüyerek veya aracınızla balık tutacağınız kıyıya kadar iniyor, kimseye bir kuruş ödemeden balıkları tutuyor, ruhunuzu dinlendiriyorsunuz. Baraj gölünün yüzeyine düşen yansımalara ve gün batımında asil ışıklarla yıkanan manzarayı seyretmeye doyum olmuyor.




























Düzce Beyköy’ün güneyinde kalan Dolay köyünden çıkılan 1400 – 1500 m. yükseklikteki bu yaylalar bölgesinde yürüyüş parkuru bazen çayırlık alanlarda, daha çok da Göknar, kayın ormanları içinde uzayıp gidiyor. Ulaşımı oldukça zor olduğu için çok sık gidilen bir bölge değil. Ama gidenler özellikle Torkul yaylasından görünen müthiş panoramik manzaraya hayran kalıyorlar. Torkul ile Odayeri yaylaları arasında bir de göl sürprizi var. Dağların tepelerinde bir küçük göl hoş bir şey doğrusu. Ormangülünün de çok görüldüğü yaylalar özellikle kampçıların tercih ettiği bir yöre. Çok uygun kamp alanları var. Kumanyanıza ya da dönüşte evinize bir lezzet katmak isterseniz Beyköy’den yörenin Çerkez ve Abaza peynirlerini alabilirsiniz. Turlar zaten Beyköy’de alışveriş molası verirler.